Televizyon Nedir.?

Televizyon veya kısaca TV, görüntü ve seslerin bir vericiden iletilen elektromanyetik dalga halinde yayılmasını ve ekranlı, elektronik alıcılar sayesinde tekrar görüntülenmesini sağlayan haberleşme sistemi. Yayınlanan elektromanyetik dalgaları ses ve görüntüye çevirerek ekran ve hoparlörleri vasıtasıyla alıcıya ulaştıran cihaz da sistemin adı ile anılır.

Televizyon sözcüğü, Yunanca “uzak” anlamındaki “tele” ve Latince “görme” anlamındaki visio sözcüklerinden, 20. yüzyılbaşlarında türetilmiştir ve “uzaktan görmek” anlamına gelir. Sonradan Türk Dil Kurumu tarafından televizyon sözcüğüne karşılık olarak “göreç” sözcüğü türetildiyse de halk tarafından benimsenmemiştir.

Televizyon 1923 yılında, İskoçyalı mühendis John Logie Baird tarafından İngiltere’nin Hastings kasabasında icat edilmiştir. İlk televizyon görüntüsü ise yine Baird tarafından 1926 yılında yayınlanmıştır. Başlangıçta noktalar halinde ve titrek olan görüntülerin kalitesi Baird tarafından geliştirilmiştir. Baird’in televizyon sisteminde mekanik olarak döndürülen diskler kullanmasına karşın aynı dönemde MarconiEmi sistemi gibi elektronik olarak işleyen rakip sistemler de bulunmaktaydı.

Televizyon yayını, elektromanyetik yoluyla halkın doğrudan doğruya alması maksadıyla yapılan hareketli veya sabit resimlerin, sesli veya sessiz kalıcı olmayan görüntülerinin renkli ya da siyah beyaz yayınıdır.

Televizyonun parçaları

Televizyon sisteminin temel parçaları şunlardır:

  • Resim kaynağı: Canlı görüntüler için profesyonel bir video kamera ya da banttan görüntüler için bir video cihazı
  • Ses kaynağı: Bir mikrofondan alınan elektrik sinyalini herhangi ses çıkışından iletilmesiyle oluşturulur.
  • Verici:Radyo sinyalleriyle ses ve görüntünün taşındığı sistem
  • Verici Anten: Vericinin radyo dalgalarını Televizyon alıcısının antenine taşıma işini görmektedir
  • Alıcı Anten: Vericiden gelen radyo dalgalarını Televizyon alıcısına taşıma işini görmektedir
  • Televizyon Alıcısı: Vericiden gelen radyo dalgarını elektrik yardımıyla tekrar ses ve görüntü formuna sokan aletitir
  • Ekran: Görüntüyü izleyebildiğimiz düz platformun adıdır
  • Hoparlör: Sesi duymamıza imkan veren parçadır

Yayın tipleri

  • NTSC: İlk olarak 1954 yılında ABD‘de NTSC (National Television Svstems Committe – Ulusal Televizyon Sistemleri Komitesi) sistemi geliştirilmiş olup ABD’nin yarı sıra Kanada, Meksika ve Japonya’da hala kullanılmaktadır [2].
  • PAL (Phase Alternation Line – Satır Atlamalı Faz) Almanya’da geliştirilmiş olup Avrupa ülkeleri ve Avustralya’da kullanılmaktadır.
  • SECAM (Systeme Electronique Couleur Avee Memoire – Bellekli Elektronik Renk Sistemi) Fransa, Rusya, Macaristan ve Cezayir’de kullanılmaktadır.

But the process can be a juggling act between giving students extra interventions and making sure they’re not pay for essay missing other instruction that can leave them behind

Yazar Hakkında

'in 1319 yazısı bulunmaktadır..

“Televizyon Nedir.?” İçin 1 Yorum

  • Yorum Robotu 7 Eylül, 2008, 17:30 tarihinde dediki...

    Resim Oluşturma

    Televizyonda ilk sorun, görüntüyü, yani stüdyo ya da bir başka yerdeki sahneden yansıyan ışığı, uzun mesafeleri aşabilecek, katı cisimlerin içinden geçebilecek ve köşeleri dolanabilecek bir biçime dönütürebilmektir. Elektrik akımı bunlarm hepsini yapabilir ve ışık ta da elektriğe dönüştürülebilir. İkinci sorun, sahnenin görüntüsünü yeniden oluşturmak için, alıcıdaki bir ışık kaynağını bu elektrik akınıyla denetleyebilmektir.

    Üzerine ışık düşen bazı maddelerin degişime uğramaktadır. Bu tür maddelerden yararlanarak, degişen şiddetteki (parlaklıktaki) ışığı, bu degişimlere karşılık düşen elektrik akımlarına dönüştüren aygıtlar yapılabilir.

    Sahnenin önune bir fotosel yerleştirirsek, bunun üreteceği akım yalnızca yansıyan ortalama ışık miktarı kadardır. Demek ki, oluşturulacak resmin niteliğine ya da hangi bölümlerinin aydınlık, hangi bölumlerinin karanlık olması gerektiğine ilişkin herhangi bir bilgi bu yöntemle elde edilemez.

    Bu güçlüğün üstesinden gelmek için sahne küçük bölümlere ayrılır ve her bölümden gelen ışık sırayla fotoselin üzerine düşürülür. Bunu yapmanın en basit yolu (ama en iyisi değil), üzerine sarmal düzende delikler açılmış, disk bigiminde bir obtüratör (örtücü ya da ışık kesici) kullanmaktır. Eger bu obtüratör sahne ile fotosel arasına yerleştirilir ve delikleri sırayla açık kalacak biçimde döndürülürse, her bir deliğin açık kalışında, sahnenin bir başka küçük bölümünden yansıyan ışık fotoselin üzerine düşer. Fotosel her ışık alışında, almış, olduğu ışıkla orantılı bir elektrik vuruşu üretir. Tarama olarak adlandırılan bu yöntemi 1884’te Alman mühendis Paul Nipkow (1860-1940) bulmuş, Baird de uygulamıştır.

    Modern yöntemin temelinde ise, ışığa duyarlı maddeyle kaplanmış, bir yüzeyin kullanılması yatar. Bu türden iie yarar ilk aygıtı, yani kamera tüpünü, Rus asıllı fizikçi Vladimir Zworykin (1889-1982) geliştirdi. Zworykin, ikonoskop adını verdiği bu aygıtın patentini 1923’te aldı, ama yapım güçlükleri nedeniyle bunu ancak 1929’da gösterime sunabildi. Bugün uygulanmakta olan sistemler çok daha gelişmiş olmakla birlikte, temelde ikonoskop ilkelerine dayanır.

    Kamera tüpü, bir biçimiyle, havası boşaltılmış, ve kutu içine yerleştirilmiş bir cam silindir görünümündedir. Silindirin bir ucunu düz bir cam yüzey oluşturur ve çekimi yapılan sahnenin görüntüsü merceklerin yardımıyla bu yüzeyin üzerinde odaklanır.

    Bu yüzeyin iç yanı elektrik iletebilen, saydam bir maddeyle kaplıdır; bu katmana sinyal levhası denir. Bu katmanın iç yanı da, ışığa duyarlı, ışıliletken (fotoiletken) bir maddeyle kaplıdır. “Hedef” olarak adlandırılan bu katman, her biri minik bir fotosel işlevi gören milyonlarca tanecikten oluşur. Görüntüden gelen ışık sinyal levhasından geçer ve hedefin üzerine düşer. Bu durum her tanecigin üzerine düşen ışığın şiddetiyle belirlenen bir miktarda artı yüklu hale gelmesine yol açar. Böylece hedefin üzerinde, çekimi yapılan sahnenin, degişken elektrik yükü dagılımıyla belirlenen bir gorüntüsü oluşur.

    Silindirin öbür ucunda, hedefe elektron demeti salan bir elektron tabancası vardır. Silindirin dışına da, üzerlerinden elektrik akımı geçirilen bobinler yerleştirilmistir. Bu elektrik akımı, tarama üreteci denen devrelerce üretilir ve elektron demetini denetlemeye yarar. Bu denetimin yardımıyla elektron demeti, üst köşesinden başlayarak hedefi bir uçtan öbür uca yatay olarak tarar; sonra ikinci satırı taramak için yeniden başa döner ve hedef bütünüyle taranıncaya kadar bu böylece sürüp gider. Sizin gözleriniz de bu sayfayı buna çok benzer bir biçimde taramaktadır. Elektron demeti hedefin dibine ulaştıgında akım değişir ve demeti tekrar baslangıç noktasına taşır. Tarama işlemi sürekli olarak yinelenir.

    Elektronlar eksi yüklü olduğundan, hedef üzerindeki fotoseller “mozaiği”ni bir baştan bir başa taranan demet, taneciklerdeki artı yüklerin etkisini ortadan kaldırır, yani onları nötrleştirir. Bu, bir elektrik akımının oluşmsına yol açar. Eğer sahnenin görüntüsü belirli bir noktada parlaksa yük de büyük olacağından, sonuçta oluşan akım da büyük olur. Görüntüdeki karanlık bir nokta yalnızca küçük bir akım yaratır. Böylece, elektron demeti hedefi taradıkça değişken bir sinyalin doğmasına neden olur. Resim ya da görüntü sinyali denen bu değişken sinyal, resimdeki ışık ve gölgelerin elektriksel karşılığıdır.

    Elektron demeti herhangi bir tanecik üzerindeki yükün etkisini yok edip o noktayı geçer geçmez yük yeniden doğar ve demet aynı noktayı yeniden tarayıncaya kadar da varlığını sürdürür. Bütün kamera tüplerinde görülen bu depolama etkisi, modern sisteme, Nipkow diskini kullanan eski mekanik tarama yönteminde bulunmavan bir duyarlılık sağlar.

    Demetin bir satırın ya da alanın sonuna her gelişinde, kameraya bağlı bir aygıt özel eşzamanlama (senkronizasyon) vuruları uüretir. (Bunun neye yaradığı daha sonra anlattlacaktır.) Demek ki, stüdyodan gelen iki ayrı sinyal dizisi (resim sinyalleri ve eşzamanlama vuruşları) ile stüdyo mikrofonlarından gelen ses sinyallerini de sayarsak, üç ayrı sinyal dizisi bulunmaktadır.

    Dünyanın farklı yerlerinde, özellikle televizvon resmini oluşturmak üzere taranan satır sayısı açısından farklı standartlar uygulanır. ilk günlerdeki Baird sisteminde, seçiklik derecesi düsük, yani ayrıntı sayısı görece az olan resimleri üretmek için 30 satır taranırdı. Eğer bir tam taramada kullanılan satır sayısı arttırılırsa, ayrıntı sayısı da artar ve resim daha net hale gelir. Avrupa standardı 625 satırdır; tamamlanan 625 satırlık her dizi bir resim olusturur. Aynı standarda göre, bir saniyede oluşturulan resim sayısı 25’tir ama, geçmeli tarama denen ve resimdeki titrekliği azaltan bir yöntemde (önce tek sonra çift satırlar tarandığından), her saniye 50 kez yarım resim taranmış olur. ABD’de ise 525 satır taranarak saniyede 30 resim olusturulur.
    Resim Gönderme

    Mikrofondan gelen ses sinyalleri bir taşıyıcı dalga üzerinde taşınır (bu, ses sinyallerinin radyo dalgalarıyla taşınmasına benzer). Resim sinyalleri ile eşzamanlama vuruları için ise ikinci bir taşıyıcı dalga kullanılır.

    Uzaya yayılan sinyaller, evlerdekı alıcılar tarafından toplanır, yükseltilir ve ayrılır. Ses taşıyıcı dalga işlevini tamamladığında bir kenara ayrılır. Ses sinyalleri ayrı bir yükselteçten geçirilerek hoparlöre gönderilir. Resim sinyalleri ile eşzamanlama vurularını getiren taşıyıcı dalga da bir yana ayrılır.

    Televizyon alıcısı kapalıyken ekranı grimsi beyazdır. Bu renk, alıctdaki katot isimli tüpün (lambanın) on yüzündeki camın içini kaplayan fosforışıl maddeden kaynaklanır. Bu kaplamanın herhangi bir noktasına bir elektron demeti çarptıgında, bu noktada ışıklı bir benek oluşur, elektron demetinin şiddeti ne kadar büyükse, bu nokta o kadar çok ışıldar.

    Tüp ekranın hemen ardında daralır ve silindir biçiminde bir boyun oluşturur. Boynun iç yanında, ekranın üzerine elektron demeti salan bir elektron tabancasi vardır. Elektron demeti ekranı tarar; bu, kamera tüpünde olduğu gibi, tarama üreteçlerinde üretilen ve tüpun boyun çevresine yerleştirilmiş bobinlerden geçirilen akımlarla saglanir. Eşzamanlama vuruları tarama üreteçlerine beslenir ve boylece üreteçler denetim altında tutularak alıcıdaki tarama ile verici kameradaki tarama arasında eşzamanlama sağlanır. Elektron demeti hareketsiz haldeyken fosforışıl kaplama üzerinde parlak bir benek oluşturur; ama tarama hareketi çok hızlı olduğundan göz aldanır ve bu benekler, topun yüzünde bir uçtan bir uca uzanan, alt alta sıralanmış yatay çizgiler (satırlar) halinde görülür. Resim sinyali elektron tabancasını denetleyerek, demetteki elektron sayısını, dolayısıyla da beneğin parlaklık derecesini belirler. Örneğin, kameradaki demet sahnedeki beyaz bir noktayı tarıyorsa, üretilen sinyal büyük olur. Bu resim sinyali alıcıya ulaştığında elektron tabancasının -daha fazla elektron salmasina neden olur ve sonuçta ekranın üzerinde beyaz bir benek oluşur. Ama kamerayla taranan siyah bir noktaysa, üretilen resim sinyali atıcının elektron tabancasmdan herhangi bir elektron çıkışı sağlamaz ve ekran üzerinde bu noktada hiçbir ışıkk gözükmez. Böylece ekranda resim, hızla hareket eden ve parlaklığı değişen tek bir benek tarafından oluşturulur; ama benek son derece hızlı hareket ettiğinden, insan gözü bunu bütün bir resim olarak algılar. Hareket etkisi sinema filmlerinde olduğu gibi, birbirinden biraz farklı sabit resimlerin hızla gösterilmesi yoluyla oluşturulur.
    Renkli Televizyon Sistemleri

    İlk renkli televizvon gösterisini 1928’de John Logic Baird gerçekleştirdi, ama ticari amaçlı renkli televizvon sistemlerinin geliştirilmesi için bunun üzerinden 25 yıl geçmesi gerekti. Bunlardan ilki 1954’te ABD’de geliştirilen ve bugün ABD’nin yarı sıra Kanada, Meksika ve Japonya’da hala kullanılmakta olan NTSC’dir (“Ulusal Televizyon Sistemleri Komitesi” anlamına gelen ingilizce National Television Svstems Committee sözcüklerinin başharflerinden). PAL sistemi ise (“Satır Atlamalı Faz” anlamına gelen Phase Alternation Line sözcüklerinin başharflerinden) NTSC”nin değisik bir biçimidir ve Almanya Federal Cumhuriyeti’nde geliştirilmiştir. Türkiye’de ve Fransa dışındaki öbür Avrupa ülkeleri ile Avustralya’da bu sistem kullanılmaktadır. Fransa, Rusya, Macaristan ve Cezayir’de ise SECAM (“Bellekli Elektronik Renk Sistemi” anlamına gelen Fransızca Systeme Electronique Couleur Avee Memoire sözcüklerinin başharflerinden) sistemi kullanılmaktadır.
    Renkli Televizyon

    Beyaz da içinde olmak üzere hemen her renk, uygun miktarlardaki kırmızı, yeşil ve mavi rengin karıştırılması yoluyla elde edilebilir. Renkli televizyon işte bu ilkeye dayanır.

    Renkli televizyon kamerasrnda üç kamera tüpu vardır. Bunlardan birinde yalnızca kırmızı rrngi geçiren bir filtre, ikincisinde yalnızca yeşil rengi geçiren bir filtre, üçüncüsünde de yalnızca mavi rengi geçiren bir filtre vardır.

    Stüdyo sahnesinin görüntüsu aynalar aracılığıyla her iki tüpün üzerine düsürülür. Tüpler, yukarıda anlatılan siyah-beyaz televizyon kamerası tüpleri gibi çalışır ve her tüp bir resim sinyali ve eşzamanlama vuruşu üretir. Kırmızı filtreli kamera tüpünden gelen sinyal, sahnenin kırmızı bölümlerini: öbür ikisinden gelen sinyaller de yesil ve mavi bölümlerini temsil eder. Modern kameralarda, özellikle de ucuz olanlarında daha az tüp vardır. Sivah-beyaz kameralardakine benzeven ışığa duyarlı kaplama, ayrı renk sinvallerinin üretilebilmesini sağlayan bir renkli filtreler mozaiğivle örtülmüştür.

    Eger üç kamera tüpünden alınan sinyaller yükseltilir ve birinin ekranı kırmızı, birininki yeşil, birininki mavi renkte ışıvan fosforışıl maddeyle kaplı üç katot ışınlı tüpe beslenir ve sonuçta elde edilen resimler aynaların yardımıyla üst üste düşürülürse, ekranda yalnızca kırmızılar, yeşiller ve maviler değil, özgün sahnenin bütün renkleri görülür ya da bir başka deyişle ekran tam renkli hale gelir. Renkli televizyon göstericileri böyle çalırşır.

    Üç ayrı renk sinyalinin iletimi için kullanılan frekans bandı genişliği, bir siyah-beyaz verici istasyonun frekans bandı genişliğinin yaklaşık üç katıdır ve bu nedenle de üç ayrı renk sinyali gönderilmesi ekonomik değildir. Bu sorun, seçiklik derecesi (ayrıntı miktarr) yüksek siyah-beyaz bir resim gönderilip bunun içinin, çok daha az ayrıntrıya inmek koşuluyla, renkle doldurulması yoluyla çözülür. Bu, insan gözu açısından da kabul edilebilir bir çözümdür. Renge ilişkin bilgi, “siyah-beyaz” görüntü sinyaline eklenen bir alt taşıyıcı dalgayla taşınır, böylece ek bir bant genişliğine gerek kalmaz. Bu alt taşıyıcı dalga, siyah beyaz bir alıcıda hemen hemen hiç fark edilmediği için sistem bu açıdan da uygundur. Bu yöntemle, her üç renge ilişkin bütün bilgi, bir siyah-beyaz verici istasyonunun kullandğı frekans bandından daha geniş olmayan bir frekans bandına sıkıştırılabilir.

    Basit sistem için anlatılan üç ayrı katot ışınlı tüp, alıcıda tek bir tüp halinde birleştirilmiştir. Bu tüpün izleme ucu, üzerinde minik üçgenler biçiminde düzenlenmiş yaklaşık 1,7 milyon fosforışıl nokta bulunan bir ekran oluşturur. Üçgen gruplarından birinin üzerine bir elektron demeti çarptığında, üçgendeki noktalardan biri kırmızı, öbürü yeşil, üçüncüsü de mavi renkte ışır. Tüpün öteki ucuna üç elektron tabancası yerleştirilmiştir. Üzerinde küçük, yuvarlak delikler bulunan ve elek denen bir metal levha, elektron demetinin başka bir renkten fosforışıl nokta üzerine düşmesini önler; yani, örneğin yeşil tabancadan çıkan elektron demeti her üçgende yalnızca yeşiil renkte ışıldayan noktanın üzerine düşer. Eger bir üçgendeki her üç nokta üzerine de aynı anda kendi elektron demetleri düşmüşse, üçü de ışıldar, ama bu noktalar birbirine o kadar yakındır ki, göz bunları tek bir beyaz ışık noktası olarak algılar.

    Japonya’da geliştirilmiş olan Trinitron tüpünde, sıra halinde üç demet üreten tek bir elektron tabancası bulunur. Bunun perdesi yarıklıdır ve tüpün yüzeyindeki üç renkli fosforışıl katman noktalarından degil, yüzey boyunca yan yana sıralanmış çok sayıda ince şeritten oluşur. Bu düzenleme son derece net resimler verir. Bu tüpler günümüzde hızla eski elekli tüplerin yerini almaktadır. Katot ışınlı tüplerin yerine de, yariletken tekniklerinin uygulandığı düz panel ekranlar geliştirilmiştir. Minyatur televizyon aygıtlarında ise, hesap makinelerinde ve sayısal (dijital) saatlerde kullanılan türden sıvı kristalli göstericilerden yararlanılmaktadır.

    Herhangi bir renk üç özelliğe göre tanımlanır. Bunlar, rengin koyuluğunu ya da açıklığını gösteren parlaklık ya da seçiklik; rengin siyah ve beyaz katılmadan önceki halini belirten ton; rengin içinde bulunan katışıksız renk oranını veren doymuşluktur.Televizyona gelen sinyalden bu özellikler yeniden oluşturularak, aslına uygun bir resim elde edilebilir.
    Kablolu Televizyon

    Fazlaca yaklaşılamayan ortarmların gözlenebilmesi için televizyon kullanımı giderek yaygınlaşmaktadır. Örnegin bir enerji santralındaki kazanlar ve basınç göstergeleri, bunların görüntüsünü denetim merkezine ileten bir televizyon kamerasi aracılığıyla sürekli izlenebilir. Radyoaktif maddelerin hareketini ve dökumhanelerde büyük parçalarin izlemek ve denetim altında tutmak için de televizyon kullanılabilir. Denenmekte olan roket ve jet motorlarının durumu ya da batmış bir gemiyi kurtarma işlemleri de televizyonla izlenebilir. Tıp öğrencilerine hastanenin bir başka yerinde yapılmakta olan ameliyatin yakın çekimlerini sınıflarindayken izletmek ve bilimsel araştırmalarda pek çok iş için televizyondan yararlanılabilir. Güvenlik merkezindeki aygıtlara baglı kameralar da elektronik “bekçi” görevi görebilir.

    Kapalı devre” televizyon olarak adlandırıIan bu tür televizyon sistemleri kısa mesafeler için yararlıdır. Kamera ile alıcı arasındaki bağlantı kabloyla sağlanır. Bazı büyük mağazalardaki televizyon sistemi bu türdendir.

    Kablolu televizyon evde çeşitli programları izlemek için de kullanılabilir. Bir kablo ağı aracılığıyla uydu-yer istasyonlarına baglanılarak bütün dünvadaki televizyon programları izlenebilir; ama seçilen kablo kanalının ücretinin de ödenmesi gerekir.

    Televizyon programlarını uzun mesafelere göndermek için, televizyon sinyallerinin belirli aralıklarla yerleştirilmiş aktarıcı (role) istasyonlarında güçlendirilmeleri gerekir. Eger verici istasyona 80 kilometreden daha uzaktaysanız, aldığınız resimler oldukça kötü olabilir. Bunun nedeni, televizyon sinyallerinin bir doğru boyunca yol alması ve Dünya’nın yuvarlak olması nedeniyle de giderek yeryüzünden uzaklaşıp uzay boşluğunda kaybolmalarıdır.
    Dünya Çapındakı Televizyon Ağları

    İzlevicilerin uzak ülkelerdeki olayları anında izleyebilmeleri için, uzaya Wçok sayıda güçlü haberleşme (iletişim) uydusu gönderilmektedir. ABD ile Avrupa arasında gerçekleştirilen denizaşırı, düzenli yayınlar vardır; bütün Avrupa’yı kapsavan mikrodalga radyo ve kablo ağı Eurovision adıyla anılır. Televizyon yayınlarının bir uydu aracılığıyla doğrudan evlere iletilebilmesini sağlayan DBS (“Uvduyla Doğrudan Yayın” anlamına gelen İngilizce Direct Broadcasting by Satellite sözcüklerinin başharflerinden) sisteminden çeşitli ülkelerde yararlanılabilmektedir.

    TV Oyunları ve Bilgi

    Videonun bulunmasi televizyon için yeni kullanım alanları yaratmıştır. Videobant kaydının kullanılması, resimlerin ve seslerin saklanarak istenilen sıklıkta yeniden üretilebilmesine olanak verir. Futbol maçlarının verildiği canlı yayınlarda, heyecanlı anların “anında yeniden gösterilmesi” de bu yöntemle olanaklı olmaktadır. Dahası, bir kanal izlenirken bir başka kanaldan yayımlanmakta olan program videovla kaydedilebilmektedir.

    Televizyonlarda elektronik oyunlar oynanabildiği gibi, bir bilgisayar veri tabanıyla sağlanan bilgileri gözden geçirmek için gene televizyondan yararlanilabilir. Bilgisayar veri tabanının sagladıgı bilgiler ya da daha genel bir anlatımla bir teletekstin (telemetin) *elektronik sayfaları” televizyon sinyalleriyle gönderilir ve resim için kullanılmayan yedek hatlarda kodlanmış olarak görünür. Gerekli kod çözücüleriyle donatılmış alıcılarda, izleyici uzaktan kumanda aygıtındaki bir düğmeye basarak bilgi isteyebilir ve bu bilgiyi televizyon ekranından izlevebilir. İlk teletekst sistemleri İngiltere’de 1976’da geliştirilen Ceefax sistemi ile 1978’de geliştirilen Oracle sistemidir. Daha sonraları ABD’de Infotext, Kanada’da Telidon ve başka birçok ülkede farklı sistemler geliştirilmiştir. Türkiye Radvo Televizvon Kurumu da 1990’da teletekst hizmeti sunmava başlamıştır.

    Viewdata ya da videotex çok daha gelişmiş, bir sistemdir ve daha geniş bir veri tabanını kapsar. Televizvon veri va da bilgi bankasına telefonla bağlanır ve sayfalar telefon hatlarıyla gönderilir. Bu iki yönlu olarak işleyen bir sistemdir: Kullanıcılar istedikleri bilgiyi alabildikleri gibi, başka kullanıcılar için mesajlar da bırakabilirler. Ayrıca yer ayırtma ve mal siparişi gibi hizmetler için de bu sistemden vararlanabilirler.

    Televizyon evlerde izlenen bir eğlence aracı olarak başlamış, ama gün geçtikçe gelişen ve çogalan kullanım alanlarıyla bugün artık hemen hemen herkes için yaşamın ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. John Logie Baird’in 1926’da ilk titrek göruntuleri “küçük ekranda” göstermesinden bu yana televizyon teknolojisinde gerçekten çok önemli gelişmeler olmuştur.nn1

Yorumunuzu Bırakın

Eğer profil resminizin görünmesini istiyorsanız gravatar'a ücretsiz kaydolabilirsiniz.

Yorum yollayabilmek için giriş yapmalısınız.

Copyright © 2019 Neden-Nasıl-Nedir. All rights reserved.
Kullanma Klavuzu - Kullanma Klavuzlar - Kullanma Klavuzu - vestel - arelik - beko - vaillant - bosch - beyaz eya - televizyon - buzdolab - amar makinas - klima - kombi - dvd - uydu alc - cep telefonu